Bir gemide yüzlerce yolcu varmış.
Gemi açık denizde ilerlerken kaptan birden rotayı değiştirmiş.
Yolcular şaşırmış.
“Bizim gideceğimiz yer o tarafta değil!”
Bir başkası öfkelenmiş:
“Bu kaptan yolu mu şaşırdı?”
Kimisi kaptanı beceriksizlikle suçlamış, kimisi daha da ileri giderek gemiyi yanlış yere götürdüğünü söylemiş.
Kaptan ise hiçbir şey söylemeden rotayı değiştirmeye devam etmiş.
Saatler sonra yolcular öğrenmiş ki ileride büyük bir fırtına varmış.
Kaptanın gördüğü radar ekranını yolcular görmüyormuş.
İşte devlet yönetimi de bazen böyledir.
Vatandaş olarak önümüzde olanı görürüz.
Devlet ise önünü, arkasını, yarını ve bazen yıllar sonrasını hesaplamak zorundadır.
Fakat burada çok önemli bir çizgi vardır:
Devlet aklına güvenmek başka, milletin hassasiyetlerini yok saymak başkadır.
Bugün ülkemizde bazı gelişmeler tartışılıyor.
Söylentiler dolaşıyor.
Henüz gerçekleşmemiş ihtimaller, gerçekleşmiş olaylar gibi anlatılıyor.
Sosyal medyada birkaç cümle yazılıyor, ardından hüküm veriliyor.
“Şöyle olacak.”
“Böyle yapılacak.”
“Bundan sonra şu olacak.”
Peki gerçekten biliyor muyuz?
Yoksa duyduklarımız üzerinden mi karar veriyoruz?
İşte tam burada biraz düşünmek gerekiyor.
Çünkü devlet yönetmek, dışarıdan bakıldığı kadar basit değildir.
Bazen devletin attığı bir adım vatandaşın içine sinmeyebilir.
Bazen kullanılan bir cümle bizi rahatsız edebilir.
Bazen izlenen bir yöntem, yıllardır savunduğumuz düşüncelerle çelişiyor gibi görünebilir.
Bunu sorgulamak vatandaşın hakkıdır.
Hatta gerektiğinde itiraz etmek de hakkıdır.
Fakat bir şey daha vardır:
Sonucu görmeden hüküm vermemek.
Çünkü siyaset günlük düşünürse seçim kaybeder.
Devlet günlük düşünürse ülke kaybeder.
Devlet dediğimiz yapı yalnızca bugünü yönetmez.
Sınırın ötesini düşünür.
On yıl sonrasını düşünür.
Diplomasiyi düşünür.
Güvenliği düşünür.
Ekonomiyi düşünür.
Bölgedeki dengeleri düşünür.
Ve bazen bizim bilmediğimiz bilgileri de hesaba katar.
Ancak bütün bunların üzerinde değişmeyecek bir ölçü bulunmalıdır:
Milletin birliği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu vatan uğruna can verenlerin aziz hatırası.
Çünkü bazı meseleler yalnızca siyasi değildir.
Bazı meselelerin içinde anaların gözyaşı vardır.
Babaların yarım kalan cümleleri vardır.
Yetim büyüyen çocukların sessizliği vardır.
Bayrağa sarılı tabutların ağırlığı vardır.
Bu nedenle milletin hassasiyet göstermesi son derece doğaldır.
İnsanlar soru soracaktır.
Endişelenecektir.
“Acaba?” diyecektir.
Bundan daha doğal bir şey olamaz.
Fakat endişeyle hüküm arasında büyük bir fark vardır.
Bir haber duyduğumuz anda yıllarca savunduğumuz değerlerden vazgeçildiğini düşünmek de doğru değildir.
Devlet yönetiminde bazen satranç gibi düşünmek gerekir.
Satrançta bir taş geri çekildiğinde oyunu bilmeyen kişi:
“Kaybediyoruz!” diyebilir.
Oysa bazen o taş, üç hamle sonra yapılacak hamle için geri çekilmiştir.
Mesele taşı geri çekmek değildir.
Mesele oyunun sonunda şahın nerede durduğudur.
Bugün bizim ihtiyacımız olan da budur:
Soğukkanlılık.
Ama körü körüne bir sessizlik değil.
Sorgulayan bir soğukkanlılık.
Devletine güvenen ama milletinin hassasiyetlerini de unutmayan bir duruş.
Her söylenene inanmayan…
Her söylentiyle öfkelenmeyen…
Ama gerektiğinde kırmızı çizgisini de açıkça ortaya koyabilen bir millet anlayışı.
Çünkü devlet ile millet birbirinin karşısında değildir.
Devlet milletindir.
Millet de devletin asıl dayanağıdır.
Bu nedenle yönetenlerin görevi yalnızca doğru karar almak değildir.
Millete neden o kararın alındığını anlatabilmektir.
Çünkü açıklanmayan her boşluğu söylenti doldurur.
Bilginin olmadığı yerde dedikodu büyür.
Belirsizliğin olduğu yerde korku çoğalır.
Ve korkunun olduğu yerde sağlıklı düşünmek zorlaşır.
Belki bugün bize düşen, daha perde kapanmadan oyunun sonunu ilan etmemektir.
Biraz beklemek…
Biraz düşünmek…
Gerçek bilgiyle söylentiyi birbirinden ayırmak…
Sonra değerlendirmek.
Ama bir şartla:
Bu milletin bedel ödeyerek koruduğu değerler hiçbir siyasi hesabın konusu yapılamaz.
Çünkü devlet aklı önemlidir.
Strateji önemlidir.
Diplomasi önemlidir.
Fakat hepsinden önemlisi milletin vicdanıdır.
Ve milletin vicdanında bazı şeylerin karşılığı yalnızca siyaset değildir.
Vatan vardır.
Bayrak vardır.
Şehit vardır.
Devlet vardır.
Birlik vardır.
Yazının başındaki gemiye dönersek…
Belki kaptan rotayı değiştirmekte haklıydı.
Belki gerçekten ileride bir fırtına vardı.
Ama kaptanın unutmaması gereken bir şey daha vardı:
O gemi kaptanın değil, yolcularla birlikte hepimizindi.
Bu yüzden millet sabredebilir.
Devletine güvenebilir.
Bekleyebilir.
Ama bilmek de ister:
Bu gemi nereye gidiyor?
Ve belki bugün sorulması gereken soru da tam olarak budur.
Hemen hüküm vermeden…
Kimseyi peşinen suçlamadan…
Ama millî hassasiyetlerimizden de bir adım geri çekilmeden:
Rotamız nereye olursa olsun, pusulamız hâlâ aynı yeri gösteriyor mu?
Eğer pusula vatanı, milleti, bayrağı ve devletin bütünlüğünü gösteriyorsa; fırtınalı denizlerden geçilebilir.
Çünkü bazen rota değişebilir.
Yöntem değişebilir.
Şartlar değişebilir.
Ama pusula değişmemelidir.
Next