Haber46 yazarı Halit Yılmaz yazdı. “Bir gün Andırın başka bir ilin sınırları içinde olsaydı, bugünkü kadar sessiz mi kalırdı; yoksa doğası, yaylaları ve tarihiyle çok daha güçlü bir turizm markasına mı dönüşürdü?”

“Bir gün Andırın başka bir ilin sınırları içinde olsaydı, bugünkü kadar sessiz mi kalırdı; yoksa doğası, yaylaları ve tarihiyle çok daha güçlü bir turizm markasına mı dönüşürdü?”

Bazen kendi kendime bu soruyu soruyorum.

Sonra da aklıma ilk gelen şey kale olmuyor…

Şelale olmuyor…

Yayla da olmuyor…

Tirşik oluyor.

Çünkü biz Andırınlılar için tirşik sadece bir yemek değildir.

Bir kâse tirşik, bazen saatler süren sohbetin bahanesidir.

Misafire verilen değerin en güzel göstergesidir.

Şimdi hayal edin…

Eğer tirşik başka bir şehirde doğmuş olsaydı…

Belki bugün “Uluslararası Tirşik Festivali” düzenleniyor olurdu.

Ünlü şefler televizyon programlarında tirşik yapardı.

Sosyal medya fenomenleri sırf tirşik içmek için kilometrelerce yol giderdi.

Biz ne yapıyoruz?

Tirşiği kaynatıyoruz…

Misafire ikram ediyoruz…

“Bir tabak daha al.” diyoruz…

Sonra da “Bizim buraların yemeği.” deyip geçiyoruz.

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü Andırın'ın en büyük eksiği ne doğasıdır…

Ne tarihi…

Ne de insanıdır…

En büyük eksiği, sahip olduğu değerleri yeterince anlatamamasıdır.

Bugün Türkiye'nin birçok ilçesi, bizim sıradan gördüğümüz güzelliklerle milyonlarca liralık turizm geliri elde ediyor.

İki kilometrelik yürüyüş parkuru yapılıyor, adına “Doğa Rotası” deniliyor.

Bir dere kenarına üç ahşap masa koyuluyor, “Doğayla İç İçe Yaşam” diye tanıtılıyor.

Bir festival düzenleniyor, binlerce kişi akın ediyor.

Bir yöresel yemek öne çıkarılıyor, o ilçe onunla anılmaya başlıyor.

Peki bizde durum nasıl?

Bizim kilometrelerce uzanan çam ormanlarımız var.

Yazın kavurucu sıcaklarda nefes aldıran yaylalarımız var.

Şelalelerimiz var.

Berrak akan derelerimiz var.

Doğa yürüyüşü yapılabilecek onlarca parkurumuz var.

Tarihi kalelerimiz var.

Tirşiğimiz var.

Lezzetiyle ün yapan kirazımız var.

Endemik bitki çeşitliliğimiz var.

Belki de dünyanın en kaliteli ballarından bazılarının üretilebileceği eşsiz bir bitki örtümüz var.

Ama bütün bunları bir araya getirip güçlü bir hikâyeye dönüştürebilmiş değiliz.

İşte Andırın'ın en büyük eksiği de burada başlıyor.

Sorun sahip olduğumuz değerlerin azlığı değil…

Sorun, sahip olduğumuz değerleri yeterince anlatamamamız.

Bir de Andırın'ın kirazı var…

Lezzetini bilen bilir.

Dalından koparıp yiyen, markette satılan birçok kirazla arasındaki farkı ilk lokmada anlar.

Ama ne yazık ki o kirazın tadı kadar üreticisinin yüzü tatlı değil.

Bir yıl boyunca bahçesinde emek veren üretici…

Yağmurunu bekliyor.

Don korkusuyla geceleri gözü açık yatıyor.

Budamasını yapıyor.

İlacını atıyor.

Hasat zamanı geliyor.

Sonra bir tüccar geliyor…

Fiyatı o söylüyor.

Üretici ise çoğu zaman, “Hiç olmazsa dalında kalmasın.” diyerek emeğini satmak zorunda kalıyor.

Oysa neden “Andırın Kirazı” adıyla güçlü bir marka oluşturmayalım?

Neden üreticilerimizi kooperatif çatısı altında buluşturmayalım?

Neden modern soğuk hava depoları kurmayalım?

Neden ürünümüzü doğrudan büyük market zincirlerine, e-ticaret platformlarına ve ihracata yönlendirmeyelim?

Belki de Andırın'ın ihtiyacı daha fazla kiraz üretmek değildir.

Ürettiği kirazdan daha fazla kazanabilmektir.

Bir başka zenginliğimiz ise çoğu zaman farkına bile varmadığımız bitki örtümüzdür.

Andırın, zengin florası ve endemik bitki çeşitliliğiyle arıcılık açısından büyük bir potansiyele sahiptir.

Kaliteli balın sırrı sadece arıda değil, arının beslendiği doğadadır.

İşte Andırın'ın en büyük avantajlarından biri de budur.

Doğru planlama yapılır, bilimsel çalışmalar desteklenir ve üretici teşvik edilirse, Andırın yüksek kaliteli bal üretiminde Türkiye'nin hatta dünyanın öne çıkan merkezlerinden biri olabilir.

Şimdi bir hayal kuralım.

Yıl 2050…

Andırın'a gelen bir turist sabah serin yaylalarda yürüyüş yapıyor.

Bisikletiyle orman yollarını geziyor.

Şelalelerde fotoğraf çekiyor.

Kadın kooperatiflerinin hazırladığı yöresel ürünleri tadıyor.

Tirşik içiyor.

Dalından kiraz topluyor.

Endemik bitkilerden üretilen özel balı satın alıyor.

Akşam ise doğayla uyumlu bungalov evinde ya da karavanında konaklıyor.

Ertesi gün ayrılırken sosyal medya hesabına sadece şu cümleyi yazıyor:

“Keşke bir gün daha kalsaydık.”

Peki bunu başarmak zor mu?

Hayır.

Uluslararası Tirşik Festivali düzenlenebilir.

Andırın Kiraz Festivali üretici ile alıcıyı buluşturan ulusal bir organizasyona dönüştürülebilir.

Endemik bitki varlığımız korunarak kaliteli bal üretimi desteklenebilir.

Doğa yürüyüşü rotaları oluşturulabilir.

Karavan kamp alanları yapılabilir.

Dağ bisikleti ve doğa sporları organizasyonları düzenlenebilir.

Yaylalarda doğayla uyumlu bungalov turizmi geliştirilebilir.

Genç girişimciler için üretim ve teknoloji merkezleri kurulabilir.

Kadın kooperatifleri desteklenebilir.

Yöresel ürünler internet üzerinden tüm Türkiye'ye hatta dünyaya ulaştırılabilir.

Belki de artık şu soruyu sormayı bırakmalıyız:

“Andırın'ın neyi eksik?”

Eksik olan ne doğasıdır…

Ne tarihi…

Ne insanıdır…

Eksik olan; birlikte hareket etmek, plan yapmak ve sahip olduğumuz değerleri dünyaya anlatmaktır.

Kim bilir…

Belki bir gün insanlar Andırın'a sadece serinlemek için değil…

Tirşiğini tatmak…

Kirazını dalından yemek…

Endemik bitkilerden üretilen balı almak…

Yaylalarında yürümek…

Şelalelerini görmek…

Ve huzuru hissetmek için gelecekler.

İşte o gün geldiğinde kazanan sadece Andırın olmayacak.

Kazanan Kahramanmaraş olacak.

Kazanan Türkiye olacak.

Ve belki de bütün bunlar, “Ya Andırın başka bir ilin ilçesi olsaydı?” diye sormaya cesaret eden bir fikirle başlayacak.