Daha perde kapanmadı!

Yazarımız Halit Yılmaz yazısında "Daha perde kapanmadı. Film devam ediyor. Son sahneyi görmeden hikâyenin sonunu yazmayalım. Ama gözümüzü de perdeden ayırmayalım. Çünkü sağduyu susmak değildir." dedi.

Abone Ol

Eskiden filmlerin sonunu bilmeden sinemaya girerdik.

Kahraman bazen daha ilk sahnede kaybeder, bazen haksızlığa uğrar, bazen herkes tarafından terk edilirdi. İzleyenlerin bir kısmı içinden, “Bu iş bitti.” derdi.

Ama film devam ederdi.

Bir sahne gelir, bütün hikâyenin yönünü değiştirirdi. Daha önce kötü sandığımız bir olayın başka bir sebebi olduğunu öğrenir, doğru bildiğimiz bir şeyin aslında hiç de öyle olmadığını görürdük.

Çünkü ilk sahneye bakarak filmin sonu yazılmazdı.

Bugün ise hayatın birçok alanında bunu unutmuş gibiyiz.

Bir cümle duyuyoruz, hükmümüz hazır.

Bir paylaşım görüyoruz, kararımız kesin.

Birisi “olacakmış” diyor; birkaç saat sonra “olacakmış” kelimesi ortadan kalkıyor ve geriye sadece “olacak” kalıyor.

Sonra o bilgi elden ele, dilden dile dolaşıyor.

Kimse dönüp, “Bunun aslı nedir?” diye sormuyor.

Belki de çağımızın en büyük sorunlarından biri budur:

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak.

Oysa insanın en kolay yaptığı şeylerden biri hüküm vermek, en zor yaptığı şeylerden biri ise hüküm vermeden önce beklemektir.

Bir zamanlar küçük bir kasabada yaşayan yaşlı bir adamın çok güzel bir atı varmış.

Bir gün at kaçmış.

Komşuları gelmiş:

“Ne büyük talihsizlik!”

Yaşlı adam sadece:

“Belki.” demiş.

Birkaç gün sonra kaçan at, yanında başka atlarla geri dönmüş.

Bu defa komşuları:

“Ne büyük şans!” demiş.

Adam yine:

“Belki.” diye cevap vermiş.

Bir süre sonra adamın oğlu yeni gelen atlardan birine binerken düşmüş ve bacağını kırmış.

Komşular tekrar gelmiş:

“Ne büyük felaket!”

Adam yine aynı cevabı vermiş:

“Belki.”

Aradan zaman geçmiş, savaş çıkmış ve kasabadaki gençlerin büyük bölümü askere alınmış. Adamın oğlunun bacağı kırık olduğu için onu götürmemişler.

O gün kasabadakiler yaşlı adamın neden sürekli “belki” dediğini anlamışlar.

Çünkü adam geleceği bilmiyordu.

Ama daha önemlisi, geleceği biliyormuş gibi davranmıyordu.

Bugün bizim ihtiyacımız olan anlayış biraz da budur.

Bu, hiçbir şeye tepki göstermemek değildir.

Bu, yanlış karşısında susmak hiç değildir.

Bu, gerçek ortaya çıkmadan gerçeğin yerine kendi tahminlerimizi koymamaktır.

Elbette soracağız.

Elbette sorgulayacağız.

Elbette ülkemizin geleceğini ilgilendiren her konuda hassas olacağız.

Hatta gerektiğinde en güçlü itirazımızı da ortaya koyacağız.

Ama önce neye itiraz ettiğimizi bileceğiz.

Çünkü kaygı duymak başka, sonucu görmeden hüküm vermek başkadır.

Bugün özellikle sosyal medya, insanlara düşünmek için neredeyse hiç zaman bırakmıyor.

Bir haber geliyor.

Henüz doğruluğu araştırılmadan yorumlar başlıyor.

Birisi bir ihtimal söylüyor.

Bir başkası o ihtimali gerçekmiş gibi anlatıyor.

Üçüncü kişi biraz daha ekliyor.

Sonunda ortaya öyle bir hikâye çıkıyor ki ilk söylenenle son anlatılan arasında neredeyse hiçbir benzerlik kalmıyor.

Ama öfke çoktan oluşmuş oluyor.

İnsanlar birbirlerini kırmış oluyor.

Dostluklar bozuluyor.

Toplum gereksiz yere kamplara ayrılıyor.

Sonra gerçek ortaya çıktığında çoğu zaman hiç kimse dönüp:

“Biz bunu neden araştırmadan kabul ettik?”diye sormuyor.

İşte ön yargının en tehlikeli tarafı budur.

Ön yargı yalnızca insanlar hakkında olmaz.

Olaylar hakkında da olur.

Kararlar hakkında da olur.

Gelecek hakkında da olur.

Henüz yaşanmamış bir olayın sonucunu bugünden kesin olarak ilan etmek de ön yargının başka bir şeklidir.

Üstelik bazen insanı yanlış bilgi bile yanıltmaz.

Yarım bilgi yanıltır.

Çünkü yarısını bildiğimiz hikâyenin kalan yarısını kendi düşüncelerimizle tamamlarız.

Korkuyorsak korkumuzla…

Öfkeliysek öfkemizle…

Seviyorsak sevgimizle…

Karşıysak karşıtlığımızla…

Ve sonunda gerçekte olanı değil, olacağına inandığımız şeyi savunmaya başlarız.

İşte o noktadan sonra hakikatin önemi azalır, tarafların önemi artar.

Oysa bir toplum için bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.

Çünkü insanların birbirlerini dinlemeyi bıraktığı yerde herkes konuşur ama hiç kimse birbirini duymaz.

Bu nedenle toplum olarak yeniden bazı kelimelerin kıymetini hatırlamamız gerekiyor:

Sabır.

Sağduyu.

Araştırmak.

Sorgulamak.

Ve gerektiğinde:

“Bilmiyorum, önce bir görelim.” diyebilmek.

Bu cümle korkaklık değildir.

Kararsızlık değildir.

Bir fikrinin olmaması da değildir.

Tam tersine, insanın kendi aklına duyduğu saygının göstergesidir.

Çünkü akıllı insan her duyduğuna inanmaz.

Ama hoşuna gitmeyen her şeyi de peşinen reddetmez.

Dinler.

Araştırır.

Karşılaştırır.

Sorar.

Sonra karar verir.

Bugün belki de en fazla buna ihtiyacımız var.

Birbirimizi susturmaya değil, birbirimizi anlamaya…

Bağırmaya değil, dinlemeye…

Söylentiye değil, bilgiye…

Korkuya değil, sağduyuya…

Ve en önemlisi, ön yargı yerine gerçeğe.

Elbette hassasiyetlerimiz olacak.

Elbette kırmızı çizgilerimiz olacak.

Elbette ülkemizin ve milletimizin geleceği söz konusu olduğunda sesimizi yükselteceğiz.

Ancak sesimizin güçlü olmasını istiyorsak, sözümüzün dayanağı da güçlü olmalıdır.

Çünkü yanlış bilgi üzerine kurulmuş en haklı tepki bile zamanla değerini kaybedebilir.

Ama gerçek bilgi üzerine kurulmuş bir sözün karşısında durmak kolay değildir.

Bazen beklemek geri çekilmek değildir.

Bazen beklemek, doğru zamanda doğru sözü söyleyebilmek için gerçeğin ortaya çıkmasına fırsat vermektir.

O yüzden bugün kimseye “Endişelenmeyin.” demiyorum.

Kimseye “Her şey doğrudur.” da demiyorum.

Söylediğim yalnızca şu:

Sorun.

Sorgulayın.

Araştırın.

Takip edin.

Ama henüz yaşanmamış bir yarının hükmünü bugünden vermeyin.

Çünkü hayat bize defalarca gösterdi:

Bugün kesin dediğimiz nice şey yarın değişti.

Bugün olmaz dediğimiz nice şey oldu.

Bugün kötü gördüğümüz nice olay başka kapılar açtı.

İyi sandığımız nice şeyin de yıllar sonra başka bir yüzünü gördük.

Demek ki mesele her şeyi önceden bilmek değilmiş.

Mesele, bilmediğimiz yerde biliyormuş gibi davranmamakmış.

Ve belki bugün birbirimize söylememiz gereken en güzel cümle de budur:

Daha perde kapanmadı.

Film devam ediyor.

Son sahneyi görmeden hikâyenin sonunu yazmayalım.

Ama gözümüzü de perdeden ayırmayalım.

Çünkü sağduyu susmak değildir.

Sağduyu; görmek, sorgulamak, anlamak ve ancak ondan sonra hüküm vermektir.

{ "vars": { "account": "UA-9724995-2" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }